Ana Sayfa Konuk Yazarlarımız 13 Haziran 2021 797 Görüntüleme

TANSEL SAYLI // ‘’Cahil Cesareti Sendromu’’ ve Sonuçları…!

‘‘Cahil Cesareti Sendromu’’ kavramını çoğumuz duymamış olabiliriz…

Duymuş olanlarımız da akıllarından, ‘cahil insan nasıl cesaretli olur
ki’ diye de düşünmüştür. Bu teori, oluşmaya başlamadan önce tarihte
nasıl bir evrim geçirdiğine özetle bakarsak;

M.Ö. 5. yy’da Atina’da yaşamış olan Sokrates, insanların “doğru
bildiğini sanma yanılgısı’’ karşısında insanları uyarmış, doğru
düşünme ve bunun için de soru sorma yollarını felsefe etiği açısından
ele almıştır.
Sokrates’in öğrencisi, Platon da insan yaşamında 4 ana erdemin
varlığını ele almıştır.
Bunlar;
1) Bilgelik, 2) Cesaret-Yiğitlik, 3) Ölçülülük 4) Adalettir.
Bertrand Russell, bu öğretiye ‘’Dünyanın sorunu akıllılar hep kuşku
içindeyken, aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.’’ ve
Darwin ise; “Cahillik, daha sıklıkla bilgiyi değil, güveni doğurur.
Israrla şu veya bu problemin bilimle çözülemeyeceğini iddia edenler,
çok bilenler değil, az bilenlerdir.” diyerek yaklaşmıştır.
Onbaşı’lıktan, Führer’liğe yükselen Hitler’in, Propaganda Bakanı
Goebbels gözetimindeki Alman toplumu, bu sendromun en belirleyici
örneğidir.
Evet, tarihte birçok örneğine rastladığımız sosyolojik bir olay olan,
cehalet ve bilgisizlik bireyin kendine olan güven duygusunu
arttırmaktadır. Cahil kişi, gerçek bilgiye sahip olan kişinin
öz güveninden daha fazla güven duygusuna sahiptir.
Yani, cahil kişi cehaletinden kaynaklanan bir öz güvene sahiptir.
Kişi, az bildiği konu hakkında çok bildiğini gösterme çabası
içerisindedir. Cehaletliğinden gelen cesaret nedeniyle, bilgisiz
oldukları konularda bile bilgili olabileceklerini düşünürler ve öyle
de davranırlar…
Cornell Üniversitesi’nden; David Dunning ve Justin Kruger bir
araştırma yapmışlar ve bu araştırma sonucu 1999’da ortaya attıkları
“Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini
artırır” teorisiyle yola çıkan bu iki psikolog, 2000’de bu konuda
yaptıkları çalışmalarla Nobel Psikoloji Ödülünü almışlardır.
Araştırma, kendi adlarını verdikleri bir sendrom olarak literatürdeki
yerini şu şekilde almıştır: ‘’Dunning-Kruger Sendromu’’, ‘‘Cahil
Cesareti Sendromu’’
Teorinin kanıtlanması için 45 öğrenci üzerinde deney yapılmış ve bilgi
seviyelerini ölçmek için onlara çeşitli testler uygulanmıştır.
Soruların cevaplanmasında, daha az başarılı olan öğrenciler, daha çok
soru bildiklerini. Soruların cevaplanmasında daha başarılı olan
öğrenciler ise, daha az soru cevapladıklarını belirtmişlerdir.
Test sonuçlarına göre; sorulara az sayıda doğru cevap verdiğini
söyleyenlerin % 90 oranında başarılı olduğu, daha fazla sayıda doğru
cevap verdiğini söyleyenlerin ise % 10 oranında başarılı olduğu tespit
edilmiştir.
Yapılan bir dizi deneyin sonucunda;
Bilgili kişilerin alçak gönüllülük sergiledikleri buna karşılık doğru
cevap sayısı az olan kişilerin ise ‘’Cahil Cesaretine’’ sahip
oldukları gözlemlenmiştir. Medyada, siyasette, sendikalarda, sivil
toplum kuruluşlarında, kısacası çevremizde gördüğümüz insanların nasıl
da çok iyi yerlere gelmiş olduğunu açıklamaya yarayan bir
araştırmadır.
Niteliksiz insanlar kendilerindeki yetersizliğin ve bilgisizliğin
farkında olmayıp, az sayıdaki becerilerini abartma eğilimindedirler.
Buna göre, kişiler az bilgi sahibi oldukları konularda konunun
tamamına hakim olduklarını düşünecek kadar yüksek bir özgüvene
sahiptirler.
‘’Cahil Cesareti’’ olan, bilgiyi ve bilimi aşağılama eğiliminde olup
her şeyi en iyi kendilerinin bildiklerini iddia ederler. Kendi
doğrularına, mutlak olarak inanırlar. Başarısız olması halinde,
başarısızlıklarını başkalarının üzerine atarlar ve birçok kimsenin
gördüğü gerçekleri görmezden gelirler.
Bilgi birikimleri olmadığı halde kendilerinde yüce bir güç olduğunu
ileri sürerek cesaretlerini ön plana çıkartırlar ve toplumda yüksek
mevkilere gelebilirler. Yetenekli ve bilgili insanların önüne
geçebildikleri de bir gerçektir.
İş yaşamınıza, sanat dünyasına bir bakın…
Muhakkak çevrenizde böyle kişileri fark edeceksinizdir. İçinizden
lütfen düşünün, bu insanlar bu mevkilere nasıl gelebildi diye!!!
Zaten başımıza ne geliyorsa ‘’Cahil Cesareti Sendromu’ndan’’ gelmeye
devam etmiyor mu?
Toplum olarak maalesef, özellikle siyaset ve futbol konularında bu
sendromun tüm özelliklerini göstermekteyiz. Her hangi bir ortamda 2-3
kişi bir araya geldiğimizde, siyasi felsefeye dalıp politik
hünerlerimizi politikacı edasıyla yorumluyoruz. Yeri geldiğinde futbol
hakemi, antrenör, milletvekili hatta bakan bile oluruz. Her şeyi
biliyoruz ama ne yazık ki, son yıllarda siyaset (etik değerler, hukuki
yapı, insan hakları, adalet, erdem vb.)  ve futbolda dünya
ortalamasının hep altında kalmışız.
Okuma ve araştırma kültürü olmayan, basının ve birilerinin direkt
algısı altında kalan toplumların, ‘’Cahil Cesareti Sendromu’nun’’ tüm
özelliklerini taşıdıkları ve uzun yıllar bundan kurtulamadıkları da
bir gerçektir.
Sorgulamayan, biat eden toplumlar bunun bedelini ödemeye devam ederler
ve acılarını toplumca üstlenirler. ‘’Cahil Cesareti Sendromu’’na
kapılan yöneticiler ve politikacılar ise o topluma en büyük kötülüğü
yapanlardır. Yenemedikleri cahilliklerinin maddi ve manevi karşılığı
birçok kez yıkıcı olmuştur… Olacaktır da!!!
‘’Cahil Cesareti Sendromu’na’’ kapılmamış bir toplum olabilmek dileğiyle…!!!
Sağlık, sevgi ve hoşgörü ile kalınız…

13 Haziran 2021-Voltaire ve Mektupları…

VOLTAIRE, (1694-1778 Fransa)  Aydınlanma döneminin en önemli filozofları, yazarları ve düşünürlerinden birisidir. VOLTAIRE, din ve bireysel özgürlük kazanımı için Kilise ve devlet kurumuna karşı savaşmıştır. Kiliseyi, bilginin, aklın, zihinsel aydınlanmanın önünde engel olarak görmüştür.

VOLTAIRE, siyaset, felsefe ve özel hayatında farklılıklar yaratmış ve gündemi belirlemiştir. Özel hayatı ve eserleri  (mektupları) eleştiri konusu olmuştur. Özel ilişkileri içinde en önemlileri; Pimpette, Emilie du Chatelet ve Marie Louise Mignot (Voltaire’nin Yeğeni)  sevgilileriyle ve arkadaşlarıyla olan ve günümüze dek gelebilmiş 10.000 den fazla mektubu ve yazışmaları bulunmaktadır. VOLTAIRE’nin özel hayatından örnekler taşıyan bu mektuplar edebi değeri açısından önem taşımaktadır.

VOLTAIRE’nin yazılarında adalet sisteminden, dini kurumlara kadar her şeyi eleştirmiş ve bu yüzden de sansüre uğramıştır. Kitaplarının bazıları yakılmış ve bazıları da sahte isimlerle başka ülkelerde yayınlanmıştır.

VOLTAIRE, sürekli olarak tutuklanmak, işkence görmek hatta öldürülmek korkusu ile yaşamıştır. Bu sansür ve baskı altına yaşamak onun için çok zordu ama hiçbir zaman yılmadı.

VOLTAIRE, 1713’te Hollanda’daki yeni Fransız elçisinin sekreterliği görevine atanmış. Lahey’de yaşarken Pimpette’ye âşık olmuştur.  Pimpette’nin annesi olayı öğrenince bu durumu Büyükelçi’ye aktarmış ve bu yüzden Fransa’ya geri gönderilmiştir. Bu olay Onu çok etkilemiş ve şu meşhur mektubu yazmıştır:

“Burada, kralın emriyle hapisteyim fakat onlar yalnızca hayatımı alabilirler elimden, sana olan aşkımı ise asla. Evet, benim tapılası sevgilim, darağacında son nefesimi vermek pahasına dahi olsa bu akşam seni ziyaret edeceğim. […] Hayır, hiçbir şey ayıramaz seni benden. Bizim aşkımız erdem üstüne, onur üstüne kurulu, ömrümüz boyunca da devam edecek. Ayakkabıcıya araba hazırlamasını söyle –ama hayır, ona güvenmeni istemiyorum. Saat 4’te hazır ol, seni caddenin köşesinde bekliyor olacağım. Hoşçakal, senin için göze alamayacağım hiçbir şey yok, çok daha fazlasını hak ediyorsun. Hoşçakal, sevgilim.”

VOLTAIRE, bir soylu ile tartıştığı için İngiltere’ye sürgün edildi. İngiltere’de yaşarken, yönetim sistemini, demokrasi oluşumunu Fransa ile mukayese etme olanağını buldu. İki buçuk yıllık sürgünün ardından döndüğü Fransa’da, İngiliz demokrasi ve siyasetini yücelten yazılar yayınladı ve yine eleştirildi. Tutuklanmaktan kurtulmak için Emilie du Chatelet’i kocasının şatosunda rehin aldı. Böylelikle, Chatelet ile 16 yıl sürecek bir ilişki başlamış oldu.

VOLTAIRE, 1744’te bu sefer ‘’öz yeğeni’’, Marie Louise Mignot ile ilişkiye girdi ve ölümüne kadar devam etti. Bu ilişkisi her kesimden epeyce eleştiri aldı. Ölümünden iki hafta önce Barones d’Argental’a yazdığı mektubunu şöyle noktalıyor;

“Hastayım, acı çekiyorum baştan ayağa. Yalnızca kalbim sağlam, o da hiçbir işe yaramıyor.”

VOLTAIRE‘nin sevgililerine yazdığı mektuplar da onun iç dünyasının edebi birikimleridir.

VOLTAIRE, bilim, siyaset ve felsefe üzerine 50’den fazla oyun ve tarih kitaplarından oluşan 10,000’den fazla mektup yazdı. Dile kolay 10.000 den fazla MEKTUP…..!!!    Bu kadar çok yazıtı günde 15-18 saate kadar çalışarak ve de çok miktarda çay-kahve içerek yazabilmiştir.

Hayatının son yıllarında, Katolik Kilisesi yetkilileri ile sürekli çatışmaya girdi ve her ortamda Kiliseyi eleştirdi. Kilise, Onu görüşlerini geri çekmesi ve ölüm döşeğinde günah çıkarması için ziyaret etti. VOLTAIRE, umursamaz tavrı ile “İzin verin huzur içinde öleyim.” diyerek rahipleri kovdu.

“Eğer tanrı gerçekten yoksa, onu yaratmamız gerekir” sözü de büyük tartışmalara yol açmıştır.

VOLTAIRE’nin, insan hakları, din ve ifade özgürlükleri konusundaki düşünceleri ve yazıları Fransız devrimi ve dolayısıyla da Aydınlanma Çağına katkıda bulunmuştur.  İnsanın her alanda kendi aklının ışığında düşünme, yorumlama ve de çözme duyarlılığını ortaya koymuştur.

Kilise dahil tüm dogmaları reddederek felsefi açıdan bilime değer katmıştır. Zaten önemli olan da bu değil mi.!!!   Siyasetin emrine girmiş dini kurumlar ve din adamları;  dinin gerekleri yerine, siyasetin gereksiz, kirli isteklerini yerine getirmekte sakınca görmez iseler…  tüm toplum olarak, Ortaçağ’daki karanlık ve çağ dışı kilise oyunlarının sonuçlarını da katlanmak zorunda kalırlar.

Orta çağdaki kilisesinin dinsel baskıcı ve tutucu uygulamaları, bireylerin düşünme ve davranış özgürlüğünü ellerinden aldığı için toplumsal ilerlemeyi de olumsuz yönde etkilemiştir. İnsan hakları konusundaki düşünceleri, tüm ‘’dogmaları’’ reddetmesi, olaylara felsefi, akılcı, vicdani ve eleştirel açıdan bakışı ile toplumu yönlendirmede önemli bir rol oynamıştır.

Tarihte  ‘’inadıyla’’  bilinen düşünürlerden en önemlisi olması da ilginçtir.

Sağlık, sevgi ve hoşgörü ile kalınız…

***

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI

17 Nisan 2021- Brundtland Raporu: ‘Ortak Geleceğimiz’

Norveç’in ilk kadın Başbakanı Gro Harlem Brundtland, 1981-1996 yılları arasında 3 dönem Başbakanlık yapmış, sosyal demokrasinin yaygınlaşmasında etkin bir rol oynamıştır.

 Brundtland, “Sürdürülebilir Kalkınmanın Anası” olarak bilinmektedir.

 Brundtland, “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını şu şekilde tanımlamaktadır. ; ‘’Bugünkü neslin gereksinmelerini, gelecek nesillerin kendi gereksinmelerini karşılama haklarını koruyarak sağlamak.”

Bu kavram, doğal dengenin devamlılığına ve gelecek nesillerin menfaatlerinin korunmasının önemine değinmiştir.

Birleşmiş Milletler, 1987 yılında Brundtland Raporu adıyla anılan “Ortak Geleceğimiz” başlıklı raporu yayınlamıştır. Bu raporun en önemli vizyonu “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramını zihinlere yerleştirmiştir.

Tıp eğitimi almış olan Brundtland, yaptığı gezilerde; çevre, eğitimli nesil, iklim değişikliği ve sürdürülebilir kalkınma konularında seminerler vermiştir.

 Ortak Geleceğimiz Raporu’nda; kalkınma stratejisinde çevrenin korunması, çevre sorunlarının doğa ve insanlık yaşamı üzerine olumsuz etkileri, çevre ile ekonominin birlikteliği, doğal kaynakların korunmasının gerekliliği, kaynakları tüketmeden ekonomik büyümenin sağlanması vb. konular ele alınmıştır.

Sanayileşme ile birlikte, hızlı nüfus artışı ve çevre kirliliği, doğanın “taşıma kapasitesini” son aşamaya kadar getirmiştir. Ortak Geleceğimiz Raporu’nda, sürdürülebilir kalkınmanın hedefleri aşağıdaki gibi sıralanmıştır

  1. Büyümeyi canlandırmak 
  2. Büyümenin kalitesini değiştirmek 
  3. İş bulma, yiyecek, enerji, su ve sağlık konularındaki temel ihtiyaçları karşılamak
  4. Sürdürülebilir bir nüfus düzeyini garanti altına almak 
  5. Kaynak tabanını korumak ve zenginleştirmek 
  6. Teknolojiyi yeniden yönlendirmek ve riski yönetmek
  7. Karar verme sürecinde çevre ve ekonomiyi birleştirmek…

 Sürdürülebilir Kalkınma Modeli; teknolojide ve ekonomide canlılık sağlanırsa, insanların yaşam kalitesini iyileştiren, en önemli sosyal politik yapının temeli atılmış olacaktır.

Raporun adının “Ortak Geleceğimiz” olması;  birlikte kaybedeceğimiz ya da birlikte kazanacağımız mesajını içermesi açısından çok önemlidir.

2018 yılı Dünya Çevre Günü’nün teması “plastik kirlilik ile mücadele” olarak belirlenmiştir. Bu tema ile dünyada kullanılan plastik ürünlerin azaltılması hedeflenmektedir.

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası’nın Haziran 2018  Dünya Çevre Günü Türkiye Raporu’nu incelediğimizde; ülkemizde plastik kullanımı her alanda yaygınlaşmış olup, belediyelerde toplanan atıkların, %30’unu plastik oluşturmaktadır. Plastik atıklarımızın toplanması, geri kazanılması sürecinin sağlıklı olmadığı sayılarla da ortaya çıkmaktadır. Bu plastikler topraklarımızda, derelerimizde, denizlerimizde birikmekte ve sağlığımızı tehdit etmekte, ekolojik sisteme zarar vermektedir.

Çevre Örgütü Greenpeace’in yayımladığı rapora göre, Çin’in yurt dışından plastik atık alımına 2018’de yasak koymasının ardından, bu atıkların yeni adresi Endonezya ve Türkiye olmuştur. Ülkemiz, plastik atık ithalatı konusunda herhangi bir kısıtlama getirmediği gibi teşvik bile etmektedir. Güzel ülkem, üreten ama kirletmeyen bir ekolojik sisteme uymak zorundadır.

Türkiye’ye en fazla plastik atık ihraç eden 10 ülke İngiltere, Belçika, Almanya, ABD, Hollanda, İspanya, İtalya, Slovenya, Fransa, Japonya’dır. Gelişmiş ülkelerin plastik atıklarını ithal etmemiz düşündürücüdür.

Sanayileşme ile başlayan süreçte insanoğlu tarafından yapılan suistimaller, fesatlıklar dünyamıza doğal afetlerden daha büyük zararlar vermiştir. Güzel ülkemde, nükleer santral, kömür santralleri, HES (hidroelektrik santralı) yapımları yöre halkının menfaatleri ve çevre duyarlılığı açısından ele alınmalıdır.

Neo kapitalizmin dayatmaları evrensel felaketlerle sonuçlanabilir. Elbette, Ortak Geleceğimiz için bizlerin, 1986 Çernobil ve 2011 yılları Fukuşima nükleer santral facialarını unutmamamız gerekmektedir.

Bizler, belgesel izlerken bazen hüzünlenip bazen kızmakta, bazen de dünyayı tanımlama adına tüm güzellikleri, coğrafyayı yaşam biçimleriyle gözlemleme olanağına sahip oluyoruz. Bizler, birey ve toplumsal değer olarak; “yaşanabilir değil, her koşulda yaşamak istediğimiz doğal hayatın ve ekolojik çevrenin” var olmasına önkoşulsuz destek olmalıyız.

 Ortak Geleceğimiz kavramı, tüm ulusların ortak geleceği için çok önemlidir. Evet, son zamanlarda bilinen bir gerçek var ki, küreselleşmenin sonuçlarından Neo Kapitalizm, kazanç ve sömürü üzerine odaklandığı için, bu zararları tüm insanlığın ele ele vererek ‘’ORTAK GELECEĞİMİZ’’ ilkelerine sahip çıkarak yok etmesi  gerekmektedir…

 Brundtland’ın göstermiş olduğu duyarlılığın diğer tüm siyasetçilere örnek olması, daha yaşanabilir bir dünya için mutlak gerekliliktir. Dünya Çevre Günü, “Sadece bir Dünya var” vizyonu ile dünyaya çağrışımda bulunmuştur.

Bu çağrıya herkesin katılımcı olması, dünyamızı her açıdan değiştirecektir.

Evet; “Sadece Bir Dünya Var.” 

 Sağlık, sevgi ve hoşgörü ile kalınız…

***

4-Nisan 2021- SPARTAKUS

Kölelerin, efendilerine ve egemen sınıflara karşı ilk ayaklanışını gerçekleştiren cesur yürekli bir gladyatördür. Özgürlüğü için Roma İmparatorluğu’na karşı isyan etmiştir. SPARTAKUS’ün gayesi zulüm gören köleleri özgürlüğe kavuşturmaktı. (MÖ.111 Trakya – MÖ.71 İtalya)

SPARTAKUS’ün doğduğu yerin günümüzde Güneybatı Bulgaristan’da bulunan Sandanski bölgesi olduğu düşünülmektedir.

Trakyalı köle SPARTAKUS, bir savaşta Romalılara esir düşünce, Roma’da köle olarak bir gladyatör okulunun sahibine satılmış ve gladyatör olarak yetiştirilmiştir. SPARTAKUS’ün amacı buradan kaçıp İtalya’da bir ayaklanma başlatarak tüm köleleri özgürlüklerine kavuşturmaktı. Başarıya ulaşırsa, bütün kölelerin özgürce yaşayacağı bir düzen kurmak istiyordu.

Gladyatörler, çok kötü şartlar ve ağır koşullarda yaşıyorlar ve çeşitli savaş teknikleri ile eğitilip vahşi hayvanlarla yarıştırılıyorlardı.

Tüm kölelerde olduğu gibi SPARTAKUS‘un vücudundaki damga da onun devamlı bir köle olarak kalacağının işaretiydi.

Gladyatör okulundan kaçan SPARTAKUS ve arkadaşlarına kısa sürede yüzlerce köle katılarak silahlı bir güç oluşturmuşlardır. Romalıların 3.000 kişilik ordusunu yok etmişlerdir. Elde ettikleri silah ve malzemeyi binlerce köleyi silahlandırmak için kullanmışlardır. Evet, kutsal Roma, SPARTAKUS önderliğindeki kölelere ilk kez yenilmiştir.

SPARTAKUS, binlerce köleye umut ışığı olmuş ve kölelerden kurulu ordunun başına geçmiştir.

SPARTACUS, Romalılardan nefret ediyor, özgürlüğü seviyordu. İtalya’yı kasıp kavuran bu isyan, daha sonraki benzer girişimler için bir ilham kaynağı haline gelmişti.

Romalılar, Güney İtalya’yı SPARTAKUS’a terk ederek geri çekilmişlerdir. En önemli amacı, sivilleri savaşın vahşetinden korumaya çalışmaktı. Bazı köleler yağmacılık yapmakta, masumları öldürmekte ve köyleri ateşe vermekteydi. SPARTAKUS’ün hiç de istemediği olay; ezilenlerin ezmeye çalışmalarıydı.

SPARTAKUS, Roma ordusunu  perişan ettikten sonra bütün kölelerin özgürlüğünü ve eşitliğini ilan etmiştir. Altın ve gümüş biriktirmeyi, yüksek fiyatla mal satmayı yasaklamıştır.

SPARTAKUS, Kuzeye Alpler’e doğru ilerleyerek, kendi yurdu olan TRAKYA ve Galya’ya ulaşmayı amaçlamıştır.

SPARTAKUS, Romalılar ile giriştikleri büyük bir savaş sonunda yenilgiye uğramış ve Romalılar 3 yıl kadar süren bu ayaklanmayı bastırmışlardır. Evet, uzunca bir süre SPARTAKUS’ü takip eden Romalılar, Trakyalı SPARTAKUS’ü mağlup etmişlerdir.

60.000 köle, Romalılar tarafından çarmıha gerilerek öldürülmüş ve özgürlük timsali SPARTAKUS’ün cesedi bulunamamıştır.

‘’Bu dünyadan özgür bir adam olarak gitmek kadar büyük bir zafer yoktur’’ sözünün sahibi  SPARTAKUS,  öyle de gitmiştir.

SPARTAKUS hareketi, kendinden sonra gelen başkaldırmalara esin kaynağı olmuştur. Esarete karşın ölümü tercih etmesi ve ezilen sınıfların önderi olması SPARTAKUS efsanesinin günümüze kadar gelmesini sağlamış ve  bence en önemlisi ezilen sınıflar hep onu hatırlamıştır…

Özgürlüğüne düşkün olan yüce Türk Milleti, Çanakkale Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’na kadar geçen süre içerisinde emperyalist ülkelerin yok etme çabalarına, canları pahasına izin vermemiştir.

SPARTAKUS’un özgürlük uğraşısı ile mehmetçiğimizin emperyalizme karşı verdiği mücadeleler tarih sayfalarındaki özgün yerini almıştır. Özgürlüğün elbette bir bedeli vardır ve bu bedeli tüm özgürlük sevdalıları ödemişlerdir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, 1934 yılında Çanakkale Savaşı’nda ölen ANZAK askerlerinin, (Avustralya ve Yeni Zelanda’dan toplanan askerler) annelerine hitaben yazdığı mektubu tarihe damgasını vurmuştur.

ATATÜRK; “Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar! Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”

Savaşın galip liderinin beyan ettiği ‘’insancıl, hoşgörülü, gönül alıcı ve barış’’ dolu bu mesajı tüm liderlerine örnek olmalıdır diye düşünüyorum. Liderlerin ve politikacıların öncelikle sağduyu ve hoşgörüye sahip olmaları, ötekileştirici ve ayrıştırıcı söylemlerden uzaklaşarak dünya barışına katkıda bulunmaları gerekmektedir.

Dünya barışına en büyük katkıyı yapan başta, MUSTAFA KEMAL ATATÜRK, silah arkadaşlarını ve tüm şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyorum!!!

Sağlık, sevgi ve hoşgörü ile kalınız…

***

29 Mart 2021 – MAKİNE KIRICILARININ SABOTAJI

Tarihte, ‘’Makine Kırıcılık’’ olarak bilinen LUDİST Hareket, 1800’lerin başında İngiltere’de görüldü. Ned Ludd adlı İngiliz işçinin, işsizliği artırdığı gerekçesiyle makinelere saldırması ve kırmasıyla  başladı. Ludd,  çorap dokuma tezgahlarını tahrip etti. Ünü tüm İngiltere’ye ve Avrupa ülkelerine yayıldı ve böylelikle Ludizm ortaya çıktı.

Yoksullaşan ve mülksüzleşen  işçiler, bunun sorumlusu sandığı makinelere karşı harekete giriştiler. Luddistler, makinelerin kendilerini sömürdüğünü düşünüyorlardı. 1800’lü yıllarda iş bulmak çok zordu ve bulanlar da çok düşük ücretlerle ve çok ağır şartlarla, günde 14-20 saat çalıştırılıyorlardı. Çalışma koşulları o kadar ağırdı ki işçiler henüz 40 yaşına gelmeden ölüp gidiyorlardı. Bu ekonomik gidişten bir tek kapitalist sermaye grubu memnundu.

14 Şubat 1812 tarihinde kabul edilen ’’Tezgah Kırma Yasası’’, dokuma tezgahlarının parçalanması suçunun ölümle cezalandırılmasını getirmişti. Çok sayıda Ludist ölüm ve sürgün cezasına çarptırılmıştı.

Yine bir başka olay; Sanayi Devrimi sırasında işsiz kalan Fransız işçilerin ayakkabılarını (sabo-sabot-tahta ayakkabı) makinaları bozmak amacıyla içine atmalarıy dı. İşçiler, makinelere tahta ayakkabılarını atarak ilk “sabotaj” eylemlerini gerçekleştirmişlerdi.

Sabotaj, Fransızca’daki sabotage (baltalama) kelimesiyle Türk dilinde yer almıştır. I. Dünya Savaşı sırasında ayakkabı yerine genellikle tahta ve deriden yapılmış bir tür sabot kullanılmıştır.  Daha çok bayanlarımızın giydiği sabo tipi terliklerle benzer kökten gelmesi bana çok ilginç gelmiştir.

Sabo terlik giyen demiryolu işçileri, fabrikalarda makine başında çalışan işçiler grev yapmak, protesto etmek amacıyla sabolarını ray yataklarına, makine aralarına sıkıştırmak suretiyle işi baltalamaya kadar götürmüşlerdir. İşçilerin, makineleri ‘’sabote ederek’’ daha iyi çalışma koşulları sağlamayı amaçlaması işçiler açısından olağan bir durum du.

İşçilerin, makine-kırıcılığında ‘’sabot’’ larını kullanması o yıllarda özel bir olaydı. Kentin varoşlarındaki ‘‘Sarı Takunyalılar’’ fabrikaya girip ‘‘Sabot’’ ları, makinelere vurup ses çıkartarak eylemlerini başlatıyorlardı.

Sanayi devrimi sayesinde aşırı makineleşme ile birlikte; toplu işten çıkarılmalar, sendikasızlaştırma, sosyal hakların kısıtlanması, maaşların zamanında, verilmemesi vb. sonuçlarını da beraber getirmiştir.

Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’da ve yine Marks’ın, Kapital kitabında ‘’makine kırıcılığına’’ ait göndermeler de ilginçtir.

Evet, 1800’li yıllardaki iş ve yaşam koşullarının bugünkü ile kıyas bile edilemeyecek derecede kötü olması, Makine kırıcılarının yanlış hedefi, MAKİNELER olmuştur. Bu gün bile Endüstri 5.0’ın gelecekte işsizliği artıracağı düşüncesi epeyce yaygındır.

Endüstri 4.0’a Geçmek İçin Önce, İNSAN 4.0’ı Yetiştirmeliyiz!!!  adlı yazımda belirttiğim üzere;

‘’Endüstri 4.0 sanayi için verimlilik içermektedir. İnsan vasfı minimize edilmiş, daha verimli ve daha hatasız üretim hedeflenmektedir. Yakın gelecekte yaşamımızın tüm anlarında robotlar ve insansız fabrikalar uzak da değil. Endüstri 4.0’ın işsizliği artıracağı düşünülse de Endüstri 4.0, yeni iş alanlarını da açmaya başlamıştır. Bu nedenle teknik bilgi teknolojileri personeli yetiştirme konusuna eğilmemiz gerekmektedir. Robotlar; 2024 yılında çeviri yapabilecek, 2027’de kamyon sürebilecekler, 2049’da Gazetecilik yapabilecek, 2053’de de Cerrah olabilecekler…’’

Endüstri 4.0 ile insansız üretim yapabilen akıllı fabrikalar, Endüstri 5.0 ile işbirlikçi robotların ve insanların aynı ürün üzerinde koordine bir şekilde çalıştığı  “Süper Akıllı Toplum” şekline   dönüşüyor. Yapay zeka sayesinde karar verebilen, inisiyatif alan akıllı robotlar, sanayide fiilen çalışmaya başlayacaktır.

İnsan beyni ile yapay zeka robotların bir araya gelmesiyle sanayide hız ve mükemmellik seviyelerinde üretim yapılması beklenmektedir.

Günümüzde ‘‘makine-kırıcılık’’,  Endüstri 5.0 kapsamında otomasyon ve yapay zekayla ilişiklendirilerek yeniden farklı bir ‘‘işsizlik korkusuyla’’ gündeme gelmektedir.

Güzel ülkem,  Endüstri 5.0’ın gerektirdiği aşamaları yakalamak zorundadır. Korkarım ki tren kaçmak üzeredir. Öyle bir toplum yaratalım ki,  ‘’Makine Kırıcıları’’ yerine Endüstri 5.0’a uyumlu toplum bilincine ulaşabilelim. Başka da şansımız yoktur!!!

Sağlık, sevgi ve hoşgörü ile kalınız…

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

YAVUZ BUBİK // ÇAMAŞIR

YAVUZ BUBİK // ÇAMAŞIR

Hazır Site by Uzman Tescil