Ana Sayfa Konuk Yazarlarımız 17 Nisan 2021 142 Görüntüleme

YAVUZ BUBİK // ÇAMAŞIR

17 Nisan 2021 ÇAMAŞIR
Çocukluğumda çamaşır makinemizin adı(!) Hanife Abla idi. Rahmetli Hanife abla her on beş günde bir, dağ gibi yığılmış çarşaflarımızı çamaşırlarımızı yıllar boyu yıkadı, pakladı; el derileri sıcak, sodalı sular içinde kızarmış, yumuşayan parmak uçlarında derin çukurlar oluşturan parmak izleri ile.
Beyaz çamaşırlar önce çamaşır kazanlarında Kil katımı ile uzun süre, bir tahta kürekle karıştırılarak kaynatılırdı. Kil bakkal dükkânlarında kaya parçaları gibi, iri topaklar halinde, kilo ile satılan limonküfü yeşili, yağlı bir toprak cinsidir. Suda kolayca erir. Yağ çözücü ve temizleyici özelliği ile baş yıkamaktan çamaşıra kadar geniş bir kullanım alanı vardı. Çamaşırlar tahta kürek yardımı ile nakil edildikleri galvaniz leğenlerde sabun kalıpları ile ovalanır, çitilenir, çalkalanır, durulanır, son suyuna da çivit katılırdı.
Çivit (Çığıt) Hindistan ve Yemen’de yetişen bir bitkiden çıkarılan mavi renkte bir kök boyadır. Toz haline getirilip yarım kibrit kutusu boyunda kalıplar halinde, sıkıştırılmış olarak satılırdı, lacivert elişi kâğıdı ambalajlarında ve Öküzbaş markası ile. Suda erir ve az miktarda katıldığı su ile durulandığında beyaz çamaşırlara mavi bir beyazlık sağlar, sarılıktan kurtarır. Toz halinde satılanları kireç badanasına karıştırılarak duvarlara sürülür ve temiz görünüşü yanında tatlı ve huzur verici bir mavi renk sağlarlar. İç duvarlarda çivitle hafif mavilik tercih edilirdi. Dış cephelerde ise mavi duvarlar buraların Tatar Mahallesi olduğunun işareti idiler. Tıpkı su basmanına kadar toprak rengi üst tarafı beyaz badanalı köylerin muhacir köyü olduğunu belirlediği gibi.
Sabunlar, el sabunu dışında, kullanıldığı zeytinyağın kalite ve saflık derecesi ile orantılı olarak beyaz, yeşil ve sarı renklerde olurdu. Beşer kiloluk jüt çuvallarda veya kalıp olarak, kilo ile satışa sunulur çabuk eriyip yok olmaması için iyice kurutulduktan sonra kullanılırdı. İmalât esnasındaki kırıklar rendeden geçirilerek granül halde torbalarla satılır, çamaşır ve bulaşık yıkamakta kullanılırdı.
Bekâr erkeklerin ve çalışan hanımların kurtarıcısı Tursil’di. Bir İngiliz kuruluşu olan İzmir’deki Turyağ fabrikalarının, sabun kırıkları ile çamaşır sodasını karıştırıp pazarladıkları ilk ambalajlı mamul… Akşamdan bir leğen içinde Tursil’li suya basılan çamaşırlar ertesi gün ovalanıp durulanarak kolayca paklanırdı.
Bulaşık ve her türlü temizlik işlerinde yine tenekeler içinde, kilo ile satılan macun şeklindeki Arap Sabunu yüksek temizleme gücü dışında ucuzluğu yönünden de tercih sebebi idi.
Bulaşıkları yaygın yıkama maddesi ise odun külü ve köylülerce merkep sırtında satılan sodalı, ince elenmiş topraktı. Neden sonra VIM ve bunun Necip Akar tarafından imal edilen, yerli yapımı Fay çıktı.
Ardından sıvı, toz çeşit deterjanlar, bunların çeşitli katkılıları, renkli, cazip ambalajları ve dayanılmaz reklâmları sardı dünyamızı. Bir dönem bu reklam kampanyasından günlük konuşma dilimize girmiş, “nasıl becerdin?” sorusunun cevabı “Mintaksla canım Mintaksla.” Olmuştu.
Önceleri pervaneli, merdaneli daha sonra sağ sol çalkalamalı, tamburlu, santrifüjlü, kaynatmalı, kurutmalı, akıllı çamaşır makineleri, bulaşık makineleri ev hanımlarının (veya beylerinin!) kurtarıcısı oldular…

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI

Bundan 68 yıl önce, Türk denizcilik tarihinin en trajik olaylarından biri, Çanakkale Boğazı’nda Dumlupınar adlı denizaltının batması sonucunda 81 denizcinin şehadeti cereyan etmiş, Marmara’nın soğuk sularında kaybolan onlarca can gibi, böyle bir facia da tarih sayfalarının arasında kaybolup gitmiştir. Bugün yıldönümü olması sebebiyle, 4 Nisan 1953 gecesi yaşanan o talihsiz kazada şehit olanları bir kez daha rahmetle anıyorum.

BİR HİKÂYE OKUMAYA ZAMANINIZ VAR MI?
LEMAN ABLA
Doğup büyüdüğüm bu kasabaya tam otuz yıldır uğramamıştım. Ta ki, bir iş teması için geç vakit gelip, otele yerleşene değin. Yorgun, yatağa atmıştım kendimi.
Çocukluğumun geçtiği mahallede yürüyorum.
Rüzgârın önüne katıp getirdiği farklı yönlerden farklı kokular; kuru ot kokusu, yonca, çiçek kokuları, hayvan kokuları, kereste fabrikasından hızar cızırtıları eşliğinde taze talaş kokusu. Hele o güzelim pişmiş ekmek kokusu…
Ortası daha yüksek, bombeli, parke taşı döşeli, her iki yanda bordürsüz, Arnavut kaldırımı trotuarlarla bir su oluğu oluşmuş. Annemden azar işitmeyi umursamadan giriyorum o dereciğin içine, ıslanıyor ayakkabılarım.
Kenarında oluşmuş yosun tabakalarına tepicikler atıyorum. Kopan yosun parçaları suyun akıntısına kapılıp nazlı nazlı gidiyorlar bir süre.
İri kaplama taşlarının ev kapılarına gelen kısımları sabah erkenden hamarat ev hanımlarınca yıkanmış, süpürge darbeleri ile araları oyulmuş, hala daha nemliler.
Su basmanına kadar toprak boyayla bordür çekilmiş, kimi beyaz kimi çivit badanalı, pek çoğu iki katlı ahşap evler…
Boyasız hane kapıları, tahta eşikleri, pencere pervazları Arap sabunu ve bulaşık telleriyle ovularak tüylendirilmiş, sarartılmışlar.
Alt kat pencerelerde itina ile kapatılmış, uçları dilimli, işli, beyaz patiska perdeler. Üst katlarda havalandırılmak için açılmış camlara bahçelerden uzanmış meyveli ağaç dalları, boru çiçekli sarmaşıklar. Evler arasında uzanan üstleri bir sıra yerli kiremit dizili, alçak bahçe duvarları.
Duvar boyu yükseklikte, bazen daha da yüksek, üstleri sundurmalı, sarı, pirinç halkalı bahçe kapıları. Kapı tokmaklarını çalıp kaçmak geliyor içimden, ama yapmıyorum; korkuyorum bilmediğim birilerinden. Akarsuyu olmayan evlerin kızları mahalle çeşmesinden sutaşıma işini bitirmişler, avlularda toplanmış çeyizlerini işlemekte, hanımlar evler arası komşu gezmelerinde olmalı.
Bu saatlerde terk edilmişlik duyguları uyandıran, durgun sessizliği tek bozan bahçelerden yükselen horoz sesleri, gugukçuk, karatavuk ötüşleri, sabah yeli ile hışırdayan kavak yaprakları.
Her iki yanında tavanları daha yüksek, damları Marsilya kiremidi döşeli, üst katları çıkmalı, büyük giyotin pencereleri, çift kanatlı hane kapıları yağlı boyalı evler. Köşede önünde küçük bahçesi ile İsmet Paşa İlkokulu.
Öğretmenim Asiye Hanım siyah önlüğü ile bahçede, el sallıyor. Çevresine toplanmış okul çocukları da katılıyor ona şen cıvıltılarla…
Arnavut kaldırımı dar sokaktan parka yöneliyorum. Buraya yalnız gelmeme izin yok ama umursamıyorum. Burası da sessiz, kimseler yok. Ama birden bir rüzgâr çıkıyor, hışırdıyor kavaklar, yaprakları düşüyor art arda, ayaklarımı örtüyorlar, birikmiş yaprakları tekme darbeleri ile savurarak yürüyorum.
Aniden sesler yankılanıyor kulaklarımda güneş yok oluyor dalların arasından. Akşam karanlığı çöküyor. Kadınlar hızla iş bohçalarını, poğaça sepetlerini topluyorlar. Oyundan kopamayan çocuklarını çekiştirme telaşındalar. Örgülü saçlı genç kızların yangın alayı bozuluveriyor, acele sarıyorlar atladıkları kalın ipi. Sadece ikili üçlü gruplarla turlayan delikanlılar kalıyor çevrede.
Korku ve endişeyle ürperiyorum, eve geç kalacağım, gene kızacak annem. Koşmak istiyorum, koşamıyorum, boğazımda bir düğüm. Koşuyor ama yol alamıyorum, bir güç çekiyor sanki arkamdan yakalamış.
Zorlukla ana caddeye çıkıyorum, orası aydınlık ve ferah, rahatlıyorum.
İşte, anneannemin evi; kapıyı çalmama gerek kalmadan açılıyor ardına kadar. Evin avlusuna açılan alçak bir tahta kapıdan arka bahçeye geçiyorum, kasılarak gezinen horozlar, aceleci tavuklar dolanıyor. Duvar dibinde terk edilip paslanmış bir biçerbağlardan bir tavuğun feryadı yükseliyor. Demir tekerlerin altındaki samanları karıştırıyorum, gizli folluktaki sıcak, taze yumurtayı alıyorum oradan.
En çok bu evdeki kış gecelerini severim. Ürkütücü sessizlikte sadece zaman zaman sokaktaki boza ya da portakal satıcılarının haykırışları, bekçi düdükleri yankılanır. Ve uzaklardan birbirilerine cevap veren köpek havlamaları…
Sabah incecik bir cızırtıyla açarım gözlerimi. Erkenden yakılmış odun sobasının üzerine konulmuş güğümden kızgın saca kayan damlalar incelip kalınlaşan ses dalgalarıyla öter bir süre. Çatırdayarak yanan çıralı odunlar, arada bir devrilirken çıkardıkları tok sesler eşlik eder bu musikiye. Yeni bir damlanın düşmesini bekler, bu arada soba kapağının küçük penceresinden yalazaları izlerim keyifle. Hiç kimse “artık kalk” demez. Ta ki mangala çıkarılmış közde maşa üzerinde kızartılmış ekmek kokusu gelene değin. Ardından bir şişe takılarak soba kapağından içeri uzatılan sucuğun kokusu yayılır tüm odaya. O zaman arzusuyla yorgan keyfini bitirir, ağzım sulanarak fırlarım, doğru kahvaltı masasına…
Şu karşıdaki Osmanların evi, köşesinde araba dingilleri çarpmasın diye dikilmiş bir silindirik taş var, üzerine oturuyorum. Altımdan serinliğini duyuyorum. Ama ayaklarım yere basıyor şimdi, yukarılarda sallanıp kalmıyor. Bir sarı kedi geçiyor önümden, kuşkulu gözlerle bakıyor bana. Bense hemen tanıyorum onu. Her yaz başı ısrarla minik yavrularını benim yatağıma taşıyan kedi bu.
Kalkıp ardı sıra yürüyorum, meydanın bitişiğindeki bizim evimiz, yanındaki de Leman Abla’nın.
Leman Abla cumbada, dirseklerini aralıklı tahtalarına dayamış sarı saçları omuzlarında. Dalgın bakışlarını ufuklara dikmiş gene öylece durgun, hüzünlü. Her zaman hüzünlüdür zaten.
Yıllar evvel Çanakkale Boğazında, sabaha karşı, bir yabancı şileple çarpışıp batan Dumlupınar Denizaltısındaki şehit kocasını düşünür. Gemiden su yüzüne çıkan haberleşme şamandırasının bağlantısı kopmadan son sözleri “vatan sağ olsun” olmuş.
Göreve gidecekleri sabah kızı boynuna sarılıp “ baba ne olur gitme” demiş de Recep Başçavuş “gitmem gerek kızım, ben bir askerim vazife kutsaldır” demiş ve öpüp ayrılmış. Leman Ablayla öpüşememişler bile. Gidiş o gidiş.
Bahçemizdeki yüksek armut ağacına çıktığım zamanlar Leman Ablayı bitişik bahçelerinde çamaşır asarken görürüm. Dilinde ince yanık sesi ile hep aynı şarkı; “gitti de gelmeyiverdi ahh gözlerim yollarda kaldı.” Denizaltı batınca bir süre sonra içerde oksijen bitermiş, nefes alamayan denizciler çok büyük acılar çekerek, çırpınarak ölürlermiş.
İşte o zaman en büyük rütbeli sırayla bütün arkadaşlarını vurur sonra kendi beynine çekermiş tetiği. Öyle anlatır babam. Gözlerimde o sahne, Leman Abla söyler ben ağlarım armut ağacının tepesinde, boğazımda buruk bir tat.
Ayaklarımı sürükleyerek yaklaşıyorum, “Leman Abla,” diye sesleniyorum, coşkulu bir sesle, “ben geldim, Sevgiyle bakıyor, mavi gözleri sevinçle ışıldıyor, yatık ikindi güneşinin ışıklarıyla. “Yavuz!” diyor. “Kurabiyen hazır”. Cumbanın demirleri arasından bir defter yaprağına sarılmış kurabiyemi uzatıyor. Elleri permanant kokuyor, kâğıda da sinmiş bu koku. Leman Abla kuaför, bütün gün evinin altındaki odada perma yapar. Kadınlar saçları kıvrım kıvrım çıkarlar oradan. Bir süre permanant kokusu bırakırlar arkaları sıra. İştahla ısırıyorum Un Kurabiyesini. Mis gibi tereyağı kokuyor. Birkaç gün önce yapılmış olmalı. Yağını dışarı vurmuş, üzerindeki unlar hamurlaşmış. Dişlerimin arasına sıvaşıyor yağlı hamur. Damağımda tereyağı, burnumda permanant kokusu…
Silkinerek uyanıyorum.
Etraf karanlık sadece aralık perdeden bir sokak lambasının huzmesi vuruyor gözlerime. Uzun süre nerede olduğumu kestiremiyorum. Ayaklarımı aşağı sallıyorum karyoladan, yere değiyorlar. Sanki Osmanların köşe taşında oturuyorum, ama taşın sertliği ve serinliği yok.
Evet, rüya gördüm, mahallemi, çocukluğumu. Kalkıp yüzümü yıkıyorum ama çözemediğim bir şey var; damağımda tereyağı lezzeti ve odada keskin bir permanant kokusu…
Ertesi gün işimi hızla bitirip eski mahalleme yöneliyorum.
Her şey otuz yıl evvel bıraktığım gibi. Parke taşı döşeli yollar. Sanki bütün boyutlar küçülmüş; evlerin cepheleri eskimiş, solmuşlar. Ovularak sarartılmış hane kapıları şimdi koyu saman rengine dönüşmüş, yer yer çatlaklar oluşmuş üstlerinde, kapı eşikleri çöküntüye uğramışlar. Şu bahçe duvarı daha yüksek olmalıydı. Yerde bulduğumuz ekmek parçalarını öpüp başımıza koyarak sıkıştırdığımız oyukları büyümüş, genişlemişler… Ekmek nimettir yerde bırakılmaz, bir de kâğıt parçaları; kutsaldır, üzerine Kuran yazılıyor.
Karşıda Osmanların evi, köşesinde yarı silindirik taş. Yok, her şey eskisi gibi değil, taşın boyu daha kısa, sanki yol yükselmiş.
Bir garip sessizlik var sokakta. Mahallenin tüm çocukları yok olmuş. Ne ip atlayan kızlar var ne kapı diplerine gruplaşmış kıkırdayan ablaları.
Önümden bir sarı kedi geçiyor, kuşkulu gözlerle bakıyor bana, bu kediyi tanıyorum. Her zaman bir sarı kedi vardır bu eski mahallelerde. Horoz sesleri yansıyor uzaklardan.
Çocukluğum, dün geceki rüyam ve şu an aynı boyutta birleşmişler. Sanki aynı tiyatro dekorunda ısrarla aynı oyun icra edilircesine… Aynı mekânda birisi düşler âleminden üç ayrı zaman… Ama mizansen bire bir, çakışırcasına aynı… Tek uyumsuzluk bende, bir türlü algılamıyorum hangi zaman diliminde olduğumu. Hangi detay otuz yıl evvelinde, hangisi rüyamın, hangisi tükettiğim zamanın?
Köşe taşına ilişiyorum. O kadar alçak ki; ancak çömelerek oturabiliyorum, gözlerimi ovuşturuyorum bir süre. Bu şifreyi çözecek bir tılsım bekliyorum, ya da bir uyarı beni gerçekler dünyasına geri getirecek.
Kalkıp eski evimize doğru yürüyorum. Leman Abla cumbanın tahtasına dirseklerini dayamış, uzun sarı saçları omuzlarında. Hayret, bunca yıla karşın hiç yaşlanmamış, aynı çocukluğumdaki gibi. Aynı rüyamdaki gibi. Şaşkınlık ve heyecanla ona yöneliyorum. Cumba şimdi benim boyumda.
“Leman Abla!” diyorum, sesim titreyerek. Mavi gözleri bana yönleniyor. İkindinin yatık ışıkları ile parlamıyor gözleri, bir hüzün perdesinin ardındalar.
“Leman Abla, ben geldim” diyorum bir daha, kuvvetli ve umutla. Uzun süre öyle ruhsuz bakıyor, neden sonra tek düze bir sesle yanıtlıyor
“Ben Deniz’im.”
“…..”
“Annem öldü.”
“…..”
“Dün toprağa verdik onu.”
“…..”
“Seksen yaşındaydı.”

***

25 Mart 2021 – VE BURSA GİDERKEN…

Bursa, daha Osmanlı döneminde göç alan kentlerden biri.

1877-1878 Osmanlı-Rus harbi ardından Balkan ve Kafkas göçmenlerinin iskânı ve takip eden yıllarda parçalanmış aile guruplarının Bursa’yı tercihleriyle başlayan süreç, 1950 ve 1980’lerin Bulgaristan göçmenleri, Anadolu’dan gelen yeni yerleşikler, kasaba ve köylerden şehre olan yönlenme, son yıllarda güney ve güneydoğudan göçüp gelenlerle devam etti.

Eski cazibesini yitirmiş olsa da yakın zamana kadar Bursa bir emekliler cennetiydi. Onları da ekleyiniz buraya… Eskiden babalar gelin ederken kızına nasihatte bulunur;

“Gittiğin evin bir gözü körse, sen de bir gözünü yum” derlerdi. Eski göçmenler de geldiği şehrin kültürü ve yaşam tarzına uyum gösterme gayretinde bulunurdu.

Umursamaz davranışlardan, kıyafeti, hareketi, tavrıyla sırıtmaktan kaçınır, yöresinin kültür ve alışkanlığını dayatma ısrarı olmazdı.

Hemşerilik duygu ve ilişkilerini korumakla birlikte “doğduğu değil, doyduğu şehirli” olmayı öncelerdi. Bugün nüfusu üç milyon civarındaki kentimizde ana-babasının, nine-dedesinin Bursa doğumlu olduğu kişi sayısı herhalde çok azdır. 1956’da yerleştiğimde şehrin nüfusu ancak yüz bin civarındaydı. O yıllarda yerleşiklerin neredeyse tamamı birbirini tanırdı, aşinaydı.

Atatürk Caddesinde yürürken günün modası olan fötr şapkamızı başımızda tutmak olanaksızdı. Şapka çıkartarak selâmlaşma gereği yüzünden her adım başında iner kalkardı şapkalarımız.

Şimdi aynı caddeyi bir baştan öbürüne kat ettiğimde bir tek kişi ile selâmlaşmıyorum, işyeri sahip veya çalışanlarından hiçbirini tanımıyorum.

Bu ilde neşredilen magazin içerikli dergiler veya günlük yerel gazetelerin magazin eklerinde yüzlerce fotoğrafın altındaki isimlere bakıyorum; tanıdığım birkaç soyadı var ama ismiyle tanıdığım hemen hiç kimse yok. Tanıdıklarımla karşılaşmak bir eski Bursalının cenaze töreniyle sınırlı idi.

Ki; pandemi yasakları ve korunma tedbirleri nedeni ile en yakınımızın cenaze namazı ve duasında bulunmak olanağımızı bile yitirdik.

Kabul etmek gerekir ki; kimseyi tanıyamamak biraz da yaşlılığın gereğidir ve bu süreçte en zor şey akransız kalmaktır. Önce büyükler, bazen sırasız olarak küçükler, ardından yaşıtlar birer ikişer eksilirler. Yaşayanlar ya sağlık sorunları ile uğraşmakta ya da iletişim fonksiyonları günden güne zayıflamaktadır. Müşterek mevzularınızın tükenmiş olduğunu üzülerek görürsünüz. Sokaklarda selâm verecek kimseler hızla azalır.

Sizi tanıyıp selâmlayan gençler olsa da siz onları bilemezsiniz. Caddeler, binalar, insanlar değişir, anıları aplike edeceğiniz mekânlar yok olurlar. Kestanesi coğrafya kitaplarında, ilkokul şarkılarında değil, Bursa’daydı.

Nerede Uludağ’ın doğal bitki örtüsü olan o kestane ağaçları? Mürekkep geldi, kanser geldi. “Yel üfürdü, su götürdü.” Belki doğanın intikamı, yok oldular. Ünlü kestane şekeri ve türevleri, başka illerden belki ülkelerden ithal kestaneden yapılıyor şimdi.

Bursa’nın şeftalisine ne oldu? Eski kentlerde değişimin en az olduğu yerler mezarlıklardır. Yaşlı ağaçlar ve yaşlı mezar taşları kendilerini inanılmaz bir direnişle korurlar.

Aralara eklenen yeni hece taşları hep bildiğiniz, tanıdığınız isimlerdir. Yaşamdaki aşinalar hızla azalırken buradakiler aynı hızda artar. Ataların, babaların yanlarına eklenen çocukların, torunların isimleriyle aile hatta mahalle kolonileri oluşur.

Oralarda bildiklerin nüfus hareketlerini bile takip etme olanağı vardır. Gönül, Bursa’yı mezarlarda değil yaşamda bulmak, görmek istiyor, ama heyhat…

Bursa küçüktü ama bir sayfa yazıya sığacak kadar da değildi! Bir zamanlar ünlü bıçakçıların bulunduğunu, Bursa bıçağının marka olduğunu hatırlayan acaba kaç kişi kaldı? Koza, ipeğin en hası, dut ağaçlarıyla dolu bahçeler?

Kınalı eller ipek böceği tohumlarını açarlardı hıdrellez günü, böcek bakar, “beyaz altın” kozayı üretir, bir yıllık giyim, takı, çeyiz parasını çıkarırlardı. Çarşıya bereket yağardı, koza kokardı Bursa sokakları.

Son yıllarda koza göreniniz var mı? Onu tanıyor mu çocuklarınız? Kozadan papatya yapıp siyah kadifeye dikiyorlar mı? İpek imalatı ve dokuması ile uğraşan babalar kız çocuklarına İpek adı koyarlardı. Her mahallede birkaç İpek olurdu. Tafta kurdeleli o İpekler büyüdü, önce İpek Hanım oldular sonra da birçokları rahmetli…

Şimdi kalmayan sokaklarda ona seslenen arkadaşları yok. Apartman balkonlarından Merveler, Büşralar çokça duyuluyor ama yıllardır İpek’in çağrıldığını duymadım.

Allı, yeşilli boyanıp, art arda dörtlü beşli katar olup tıkır tıkır tüm Trakya ve Anadolu yollarını kat eden Bursa yapımı Tatar arabalarını, güzelim faytonları hatırlayanlarınız var mı?

Onları imal eden atölyeler, kamyon şasileri üzerine otobüs karoseri üretimine başlayıp, çekiç ve el örs yardımıyla çarpık arabaları düzelten maharetli ustalar yetiştirdi.

Eli öpülesi o ustaların otomotiv sanayinin ilk öncüleri olduklarını biliyor mu günümüzün Siad’ları? Bir gün yap-satçılar geldiler, güzelim konaklarla birlikte, ağaç köklerini ve anıları da moloz kamyonlarına yükleyip götürdüler. Sular kurudu, kuşlar yok oldular.

Yeşil Bursa gri Bursa oldu. Yeşil nerede? Yeşil Türbe ve Yeşil Camiini kast etmiyorum.

Bursa ile anılan yeşil sıfatını söylüyorum. Göz alabildiğine Bursa Ovası, Uludağ yamaçları, erguvanlar, bahçe duvarlarından yollara uzanan dut dalları, manolyalar, erik ağaçları, kartopları, hanımeliler neredesiniz.

Çeşmeler, sebiller, pınarlar, gümrah dereler ne oldu size? Ötücü kuşlar, bülbüller, gugucuklar sizleri de kuş gribi mi yok etti? Güzelim evlerden, köşkler, konaklardan kaç tanesi kaldı?

Onlar da metruk, viran; bir sarhoşun ya da tinercinin izmaritinden terk-i dünya etmeyi bekliyor tevekkülle.

Şükür ecdat yadigârı cami ve türbeler hayatta.

Belki bu yüzden Bursa’da yatan onlarca evliya küsüp, manevi korumalarından mahrum etmediler kenti.

Karagöz bile Yunanlı olup olmamakta kararsız! Bazı illerin turizmin adını bilmediği yıllarda turistik kentti.

Bilir misiniz? Bayramlar, yılbaşı tatillerinde ödümüz kopardı; dostlar Bursa otellerinde yer isteyecekler, nasıl bulacağız diye. Yaz ayları yurdun her yöresinden gelen banyocular, neredesiniz?

Marmara’nın en güzel körfezi ne durumda? Denizanalarından başka denize girebilen kaç kişi var? Güzelim kıyıları tarz fakiri yapılarla doldururken bir tane kıyı oteli, pansiyonu, tatil köyü yapıldı mı oralara? Bestekârlara ilham olan “Mudanya Güzeli” yaşlanalı yıllar oldu ama Mudanya da, Gemlik de, diğerleri de sizlere ömür.

Kaplıca turizmini Gönen’e, Afyonkarahisar’a, Havluluğu bile Denizli’ye kaptırdık. Geriye güngörmüş yaşlı çınardan bir tek dal kaldı: Can çekişen tekstil! Günahı sevabıyla, yapılan doğrular, yanlışlarla; Bursa ile birlikte anılan tek o var bugün.

Acı gerçekler yönetimlerin de Bursalıların da önünde.

Şehirler küçükken yerel basın kentin küçük sorunlarıyla daha ilgiliydi. Bugün bir iki gazetemizdeki “Dert Babası” esprili köşelerle yetiniyor olmak dışında yazılı ve görsel medyaya daha çok görev düşüyor.

Modern dünyanın teknolojisinde ölümden başka her şeyin çaresi var. 1801 yangınını, “küçük kıyamet” diye adlandırılan 1854 depremini, 1927 ve 1958 çarşı yangınlarını, Yunan işgalini atlatmış Bursa, bu deformasyonu da elbet atlatır. Tek ihtiyacı sevgi, program, gayret ve sebat…

Bursalı şair Niyazi Akıncıoğlu ne güzel diyor;

“Bursa iyi, Bursa güzel, Bursa için destan yazılır, Bursa için iğne ile kuyu kazılır.”

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Hazır Site by Uzman Tescil