Ana Sayfa Konuk Yazarlarımız 17 Nisan 2021 197 Görüntüleme

CANAN EKİNCİ YILMAZ (C.E.Y)// YORGUN YAZI

17 Nisan 2021-YORGUN YAZI

Gövde gösterisi yaptıkları kongreleri lebaleb doldurup, kapalı spor salonlarının “karantinaya rağmen” doluluğu ile övündükleri günlerin ardından, kongreye bazen el mahkum, bazen da güle oynaya giden partililer bu ateşli sevdaları ile önce kendilerini, sonra da memleketi kırmızıya boyadılar.
Esnaf, öğrenci, öğretmen, emekli, turizmci, memlekette kim var kim yoksa herkesi yaktılar.Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, düzenlenen Bilim Kurulu toplantısı ardından yapılan basın toplantısında vaka artışı için “Vakaların artmasından hepimiz sorumluyuz, 84 milyon!” demez mi!

Bunun üzerine ben kendim, “şahsım olarak” açık beyanda bulunmak istedim:
“Hastalanmamak ve hastalığın yayılmasına katkıda bulunmamak için bir yıldır evdeyim. Dışarıya maskesiz adım atmıyorum. Dışarıdan geleni de maske ile karşılıyorum. Vakaların artmasında zerre kadar sorumluluğum yoktur. C.E.Y. / 13 Nisan 2021”

Fahrettin Koca “84 milyon” derken “Cumhurbaşkanımız hariç” demediğine göre, bu rakamının içerisine Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı da mı kattı acaba diye düşünmeden edemedim ve sordum:
“Başarıların hepsi her şeyin karar vericisi olan tek adamın, başarısızlıkların hepsi tek adam haricindeki herkesin mi?”

Her şey öyle hızlı akıyor ki, hızına yetişemiyorum.
* Bugün itibarıyla yine başladı kapanma günleri.
* Aç kapa, aç kapa derken yalama olduk sonunda.
* Ne açılmak ile ekonomiyle başa çıkabiliyoruz, ne kapanmak ile virüsle.
* Aşılama deseniz, okullar yüz yüze eğitime açılmadan önce aşılanması gereken öğretmenlere aşı sırası daha yeni geldi.
* BioNTech aşısını tercih edenlerin randevularına gitmemeleri ve gidemeyeceklerini haber vermemeleri, sebebiyle açılan aşılar çöpe gitti.
Aşıları tamamlanan 65 yaş üzeri insanlar evlerde, henüz aşı olmamış çalışan kesim sokaklarda.
* 7 Nisan 2021 tarihli habere göre, Türkiye, yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınında nüfusuna oranla yapılan sıralamada dünyada vaka sayısında 66., can kaybı sayısında 76. sırada yer alıyor. Mutlak rakamlarda ise Türkiye, vaka sayısında 8’inci, can kaybında ise 19’uncu sırada bulunuyor. Dün 49 bin 584 vaka açıklayan Türkiye, en çok vaka açıklayan ülkelerde ise, Hindistan, Brezilya ve ABD’den sonra 4. sırada yer aldı.
* Dünyada birinciliğe koşuyoruz desek yalan olmaz.
* Aşı bize yetecek mi yetmeyecek mi, sıra bize ne zaman gelecek diye beklerken 150 bin aşı Cumhurbaşkanımızın talimatıyla Libya’ya hibe edildi. (Para verip aldığımız aşıyı mı, kendi ürettiğimiz(!) aşıyı mı hibe ediyoruz?) 12 Nisan 2021 tarihli habere göre: Libya Milli Birlik Hükümeti Başbakanı Abdülhamid Dibeybe ile ortak basın toplantısı düzenleyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Libya’ya 150 bin doz Corona virüsü aşısının teslim edileceğini bildirerek Türkiye’nin salgınla mücadeledeki tecrübelerini de Libya’ya aktaracağını, bu amaçla Trablus’ta bir salgın hastanesini Türkiye’nin işleteceğini söyledi.
* 14 Nisan 2021 tarihli habere göre: Rusya, artan Corona virüsü vaka sayıları nedeniyle Türkiye’ye seyahati 15 Nisan’dan 1 Haziran’a kadar sınırlandırılmasına karar verdiğini duyurdu.
* Libya, n’aber?
* CHP’nin sorduğu 128 milyar dolar nerede sorusu üzerine billboard savaşları yaşandı. CHP Mudanya İlçe Başkanlığı’nın billboardlara astığı “128 milyar dolar nerede?” afişleri bir söküldü, sonra tekrar asıldı.
* Z kuşağı bir bu çocukça itiş kakışlara, bu dengesizliklere, bu adaletsizliklere bakıyor, bir dünyaya bakıyor, bir geleceğine bakıyor, kim bilir ki neler düşünüyor. 14 Nisan 2021 tarihli habere göre, AK Parti, Z kuşağı seçmenlerin aileleriyle bire bir temas kurmayı hedefliyor. İnsan “Bu temas nasıl olacak?” diye sormadan edemiyor.
* Bir çuval incir bir çuval patates fotoğrafı ile berbat edildi.
* Ramazan ve Pandemi sebebiyle yasaklanmayan futbol maçı esnasında oruç açıldı.
* İftarlar yasaklandı ama “Dakka bir gol bir!” Cumhurbaşkanlığı külliyesinde ramazanın ilk iftarı yapıldı.
* Alınan kararlara göre teravih namazı camilerde kılınmayacak. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ise teravih namazını yalnız kılmayın, cemaatle kılın diyor.

Daha fazla yazamayacağım.
Yoruldum…

Geldiğimiz noktada,
Ülke lebaleb virüs dolu.
Hastaneler lebaleb hasta dolu.
Mezarlıklar lebaleb covit kurbanı dolu.
Toplu taşıma araçları lebaleb işine yetişmeye çalışan insanlarla dolu.
Doktorlar ve sağlık ordusu lebaleb yorgun.
Esnaf lebaleb bitkin.
Öğretmenler ve öğrenciler lebaleb bıkkın.
Sanatçılar lebaleb ümitsiz.

Yorgunuz dostlarım yorgunuz, yorgun…

 

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI 

04 Nisan 2021 – KRALİÇE OLMAK MI ?  ASLA !

11 Mart 2021 akşamı, Bursa Ahmet Vefik Paşa Devlet Tiyatrosu Sahnesi’nde, Dr. Yaşar Can Bağatırlar ve Özlem Özkoşar’ın hazırladığı, “Kraliçe Shakespeare” oyununun ilk gösterimini izledim.

Oyunculuğunu Özkoşar’ın üstlendiği tek kişilik oyunda “Kraliçe Birinci Elizabeth üzerinden, erkek egemen bir kültürde kadının yaşadığı sıkışmışlık” anlatılıyordu.
Bakire Kraliçe olarak anılan Birinci Elizabeth’in kraliçeliğinin ilk zamanlarında hem geçmişinin hem de tacının altında ezilişini, bir kadın olarak savaşlara ve ölümlere isyan edişini, masum yüreğini katılaştırmamak için gösterdiği çabayı, sözünü dinletebilmek için aşktan ve kadınlığından vazgeçişini, bu evrelerden geçerken nasıl değiştiğini ve nasıl bembeyaz ve donuk bir surata büründüğünü izledik.

Elizabeth, din baskısının olduğu ve erkek egemen bir toplumda erkekleşmeden, kadın kalarak ama kadınlığını yaşamayarak kraliçe olmanın savaşını veriyordu.
İrdeliyordu, sorguluyordu, gözyaşı döküyordu, zaman zaman hayatından vazgeçiyordu.

Pandemi ve Shakespeare

Katıldıkları Bursa Tabip Odası Podcast yayınından dinlediğim kadarıyla, Özlem Özkoşar William Shakespeare’in 1592–1594 yılları arasında, veba sebebiyle tiyatroların kapandığı dönemde, çok önemli eserler verdiğini, kendilerinin de bu oyunu Pandemi sürecinde sahneye koyduklarına dikkat çekiyordu.

Özkoşar, Shakespeare hakkında edinilen ‘kadın düşmanı’ düşüncesinin bu oyunla değişeceğini söylüyordu.
Oyunu Pandemiden kaçış rampası olarak niteleyen Dr. Yaşar Can Bağatırlar ise, hekim camiası olarak Pandemi döneminde epey yoğun bir tempoyla çalıştıklarını, bu dönemde trajedilerle karşılaştıklarını, belirsizlik içinde yaşamlarını sürdüklerini anlatırken, “Bu zor dönemden kurtuluşun sanat ile olacağını düşünmüştük ve tiyatro bizim için çok önemliydi.” diyordu.
Haksız değildi.
Oyun, hepimizin çok yorulduğu, çok bunaldığı, çok üzüldüğü bu döneme ilaç gibi geldi.
Salona girişte HES kodumuz tarandı, ateşimiz ölçüldü. Salonda seyirci kapasitesi %50 azaltılmıştı. Koltuklara bir boş bir dolu olarak oturuldu. İzleyiciler maskeli ve mesafeliydi.
Oyunu oyunlaştıran ve oynayan Özlem Özkoşar, bir saat boyunca düşmeyen temposu ile Elizabeth’in iç dünyasını yaşadı ve yaşattı.
Oyunun yönetmenliği Can Bağatırlar ve Özlem Özkoşar’a ait.
Kostüm: Aslıhan Pekün, Işık: Cenk Usta, Dekor: Fatih Tokdemir, Aksesuar: Hale Bayraktar, Fotoğraf: Meral Kuru, Afiş Tasarım: Hamit Demir, Grafik Hazırlık: Hasan. H. Çiçek

ELİZABETHLER
Oyunun daha iyi anlaşılabilmesi için size birinci ve ikinci Elizabethleri anlatmak isterim.

Birinci Elizabeth
Birinci Elizabeth’in kraliçe oluşu İkinci Elizabeth kadar kolay olmaz. Birçok karışıklık içinde baştan başa uçan taç, sonunda Elizabeth’in başına konar.
I. Elizabeth İngiltere’yi Katolik kilisesinin etkisinden çıkararak Anglikan yapan VIII. Henry’nin kızı olarak 7 Eylül 1533 tarihinde Londra’da doğar.

Teninin fazla beyaz olması nedeniyle doğduğunda hayalet olduğu söylenerek öldürülmek istenir ancak annesi buna engel olur. Annesi VIII. Henry’nin 2. eşi olan Kraliçe Anne Boleyn’dir. (Yaklaşık altı yıl boyunca ilk karısı Aragonlu Catherine’den boşanmak için uğraşan Henry, İngiliz Reformu ile Anglikanizm kilisesini kurar ve ilk evliliğinin geçersiz olduğunu ilan eder.)

Kraliçe Anne, iki kere düşük yapsa da erkek çocuk doğuramaz.

Elizabeth henüz üç yaşındayken annesi Anne, zina yaptığı gerekçesiyle kafası uçurularak idam edilir. Böylece Elizabeth de gayrimeşru evlat durumuna düşerek tahta çıkması imkânsız hale gelir.

Babası, Anne Boleyn’den sonra evlendiği Jane Seymour’dan Edward isimli bir erkek evlat sahibi olur ve ölmeden önce Elizabeth’in prensesliğini tekrar meşru hale getirir. 1547 yılında VIII. Henry öldüğünde oğlu Edward tahta çıkar. Henry’nin son karısı Catherine Parr, Thomas Seymour ile evlenir. Catherine Elizabeth’i kendi yanına alır.

Fakat Elizabeth, Thomas Seymour ile arasında geçtiği söylenen ilişki yüzünden saraydan uzaklaştırılır. Bir yıl sonra Catherine kızını doğururken ölür ve Thomas Seymour Elizabeth ile olan ilişkisinden dolayı idam edilir. Elizabeth böyle bir ilişki olmadığına dair beş kez Kitab-ı Mukaddes’e basarak yemin eder.

Edward 6 Temmuz 1553 tarihinde öldüğünde ölümü gizli tutulur ve dört gün sonra yerine Jane Grey geçer.

Aslında VIII. Henry’nin vasiyetine göre kraliçenin Mary olması gerekirken Edward, Jane Grey’i veliaht olarak seçer. İngiliz orduları Mary ve Elizabeth’in üstüne yürür.

Dokuz gün sonra İngiliz orduları Mary’nin tarafına geçer. Mary tahta geçtiğinde Jane Grey, Guilford Dudley, Robert Dudley ve John Dudley kuleye kapatılır.

John Dudley vatan hainliği suçundan yargılanır ve idam edilir.

Bundan birkaç ay sonra Protestan Lord Thomas Wyatt Elizabeth’in tahta geçmesini öngören bir anlaşmayı kuleye kapatılan Jane Grey’in babası Henry Grey’e sunar; fakat Henry Grey’in kızına bir şans daha verilmesini istemesi ve bu konuda ısrarcı olmasıyla yeniden Jane Grey’i tahta geçirmeyi amaçlayan bir ayaklanma başlatılır.

İsyanın bastırılmasının ardından kraliçe, Jane Grey’e Katolik olursa affedileceğini söyler ama adanmış bir Protestan olan Jane Grey bu teklifi kabul etmez. Babasının iktidar hırsı yüzünden kocası Guilford Dudley ile birlikte idam edilir.

Bunun yanında Thomas Wyatt’ın Elizabeth’e yakınlığının bilinmesi isyanda Elizabeth’inde parmağı olduğu dedikodularına yol açar. Prenses yargılanır ve ev hapsine mahkûm olur.

Bu isyandan sonra Mary’nin Protestan nefreti körüklenir ve ülke çapında Protestan avı başlar. Mary en yakınındakileri bile yargılatmaktan çekinmez. Bu şekilde Mary ve Elizabeth’in arası iyice açılır ve aralarında daha önce görülmemiş bir rekabet ve kıskançlık başlar.

Mary aylar sonra İspanya Prensi Felipe ile evlenir. Birkaç ay içinde kraliçe hamilelik belirtileri göstermeye başlar. Halka kraliçenin hamile olduğu duyurulur. Daha sonra gebeliğin yalancı gebelik olduğu anlaşılır. Bu durum iki defa tekrarlanır.

Kraliçe ile aralarındaki uçurumun artması ile sarayda daha fazla hor görülmeye başlanan Elizabeth çareyi İngiltere kral vekili ve Mary’nin kocası II. Felipe ile yakınlaşmakta bulur, bu şekilde sarayda ayrıcalıklarını yeniden kazandığı gibi II. Felipe’nin kraliçeden soğumasına da sebep olur.

Mary krallığa bir veliaht veremez. Kendisinden sonra tahta Protestan bir prenses geçmesi olasılığı, yalancı hamilelikleri, kocasının kendinden uzaklaşmasının verdiği üzüntü ile o dönemde İngiltere’nin Büyük Britanya dışında bulunan kolonisi Calais’in Fransızlar ile yapılan savaş sonucu kaybedilmesi Mary’i yatağa düşürür ve ölümünü hızlandırır.
Kraliçe Mary 17 Kasım’da ölür ve yerine Protestan Prenses Elizabeth tahta geçer. Mary’nin kocası II. Felipe Elizabeth ile evlenmek ister fakat Elizabeth’in çocukluk aşkı Robert Dudley’e olan zaafı yüzünden evlilik gerçekleşmez. Elizabeth ilk olarak kiliselerde mass ayininin uygulanmasını yasaklar, daha sonra kendini İngiltere kilisesinin yöneticisi seçtirir ve ülkeyi yeniden Protestan döneme döndürür.

Bunun sonucu olarak birçok suikastla burun buruna gelir. Yakın koruması ve kraliyet muhafızları şefi Sir Francis Walsingham’ın uyguladığı politikalar sayesinde bu suikastlerden kurtulur. Katolik İskoçya’ya karşı Protestan Lordları destekler, verdiği desteğin deşifre olmasının ardından İskoçya ile savaşa girer.

Bu dönemde İskoçya’nın başında Elizabeth’in babası VIII. Henry’nin kız kardeşi Margaret Tudor’un küçük torunu Mary Stuart vardır. Fransa’nın ölen kralının ardından Mary Stuart’ın annesi Marie Guise’in hanedanın başına geçmesinin ardından Fransa, İngiltere’yi işgal planlarına girişir. Fransa gibi büyük bir güçle savaşa girmenin hata olacağını düşünen Elizabeth, baş danışmanı William Cecil’i Fransızlar ile müzakere için İskoçya’ya gönderir.

Müzakerelerden sonuç, ancak Sir Francis Walsingham’ın Marie Guise suikastının ardından alınır. Fransızlar işgal planlarından vazgeçerek İskoçya’yı terk ederler ve Mary Stuart İskoç tahtından indirilerek kuleye kapatılır. Ardından burada planladığı suikast yüzünden vatan hainliği suçundan idam edilir. Böylece Elizabeth taht için alternatif bir Katolik Tudor kanını ortadan kaldırmıştır.

Büyük rakiplerine karşı büyük müttefiklere ihtiyaç duysa da istemediği bir erkekle evlenmeyi reddeder ve bu yönde kendisine baskı yapan baş danışmanı William Cecil’in görevine son verir. Ölümüne kadar bekar olması onun bekar kraliçe unvanının almasını sağlar.

Elizabeth çoğu tarihçiye göre o Anglikan kilisesinin annesidir. Din konusunda her zaman nötr bir siyaset izler. O zamana kadar ülke birçok dini görüşten dolayı çalkantılı bir dönem geçirmiştir. Elizabeth çözümü hem Anglikanları hem de Katolikleri mutlu edecek yeni dini yasalarda arar.

Tabii ki bu girişim pek de başarılı sonuçlanmaz. 1588 yılında II. Felipe’nin İngiltere seferinde dönemin en büyük ve en güçlü deniz filosu olan İspanyol Armada’nın İngilizler tarafından yakılması Elizabeth’in isminin günümüze kadar unutulmadan gelmesini sağlar. Kraliçe 1603 yılında ülkeyi uzun yıllar tek başına yönettikten sonra ölür. Ölüm döşeğinde elinde Robert Dudley’in kendisine yazmış olduğu mektubun bulunduğu rivayet edilir.

İkinci Elizabeth
İngiltere’yi kırk beş yıl boyunca idare eden Kraliçe Birinci Elizabeth ise de, İkinci Elizabeth 1953 yılından bugüne, yetmiş yıla yakındır İngiltere Kraliçesi olarak hüküm sürüyor.

II. Elizabeth, Kral VI. George ve Elizabeth Bowes-Lyon’ın büyük kızı olarak 21 Nisan 1926’da, Londra’da doğar. Çocukluğu boyunca evde özel eğitim görür. Babası, ağabeyi VIII. Edward’ın tahttan çekilmesiyle 1936’da kral olur ve kendisi o tarihten itibaren olası vâris konumuna gelir.

II. Dünya Savaşı sırasında orduda görev almaya başlar. 1947’de Edinburgh Dükü Philip ile evlenir ve Charles, Anne, Andrew ve Edward adlarını verdikleri dört çocukları olur.
Kocasıyla birlikte çıktığı bir yolculukta, Kenya’nın Sagana kentinde bulundukları sırada, 6 Şubat 1952’de babasının öldüğü ve yerine kendisinin geçtiği haberini alır. İlk Parlamento açış konuşmasını 4 Kasım 1952’de yapar.

1953 yılında resmî olarak taç giyer ve gerçekleştirilen tören tarihte ilk kez televizyonda yayınlanır. Aynı zamanda babasının yerine İngiliz Milletler Topluluğu’nun başkanı seçilir. Kendisinin 69 yıllık iktidarı döneminde İngiliz Milletler Topluluğu’na dahil olan 25 ülkenin devlet başkanı olur.

İkinci Elizabeth
İngiltere’yi kırk beş yıl boyunca idare eden Kraliçe Birinci Elizabeth ise de, İkinci Elizabeth 1953 yılından bugüne, yetmiş yıla yakındır İngiltere Kraliçesi olarak hüküm sürüyor.

II. Elizabeth, Kral VI. George ve Elizabeth Bowes-Lyon’ın büyük kızı olarak 21 Nisan 1926’da, Londra’da doğar. Çocukluğu boyunca evde özel eğitim görür. Babası, ağabeyi VIII. Edward’ın tahttan çekilmesiyle 1936’da kral olur ve kendisi o tarihten itibaren olası vâris konumuna gelir.

II. Dünya Savaşı sırasında orduda görev almaya başlar. 1947’de Edinburgh Dükü Philip ile evlenir ve Charles, Anne, Andrew ve Edward adlarını verdikleri dört çocukları olur.
Kocasıyla birlikte çıktığı bir yolculukta, Kenya’nın Sagana kentinde bulundukları sırada, 6 Şubat 1952’de babasının öldüğü ve yerine kendisinin geçtiği haberini alır. İlk Parlamento açış konuşmasını 4 Kasım 1952’de yapar. 1953 yılında resmî olarak taç giyer ve gerçekleştirilen tören tarihte ilk kez televizyonda yayınlanır. Aynı zamanda babasının yerine İngiliz Milletler Topluluğu’nun başkanı seçilir. Kendisinin 69 yıllık iktidarı döneminde İngiliz Milletler Topluluğu’na dahil olan 25 ülkenin devlet başkanı olur.

Prenses İkinci Elizabeth 1947 yılında, ailesiyle birlikte İngiltere sömürgelerine yaptıkları gezide, Cape Town Hükümet Binası’ndan 21 Nisan 1947 tarihinde, 21. yaşına girerken yaptığı konuşmada“Tüm hayatımı, ister kısa olsun ister uzun, sizin hizmetinize ve hepimizin bağlı olduğu büyük imparatorluk ailemizin hizmetine adayacağıma hepinizin önünde söz veririm.” der ve o günden bugüne 74 yıldır sözünü tutar.
Gerçek anılardan derlenen ‘A Royal Night Out / Kaçak Prenses’ filminde ise, İkinci Dünya Savaşı’nın 8 Mayıs 1945’te resmen sona ermesi üzerine gerçekleşen Zafer Günü kutlamalarına katılan Prenses Elizabeth ve kız kardeşi Margaret’in tek gecelik macerasını görürüz. Prensesler de gençtirler ve halkın arasına karışarak eğlenmek isterler.
Onların etraftan kayboldukları o bir gecelik maceranın sarayda ve kraliyet ailesinde yarattığı telaş ve korkuyu hayal edebilirsiniz.

İlerleyen yıllarda Elizabeth söz verdiği üzere sorumluluklarla dolu bir hayat yaşasa da, Margaret daha pervasız, daha uçarı ve daha isyankardır.
Ömrünce kraliçe olamayacağı gerçeği ile yaşayan Margaret mi, yoksa genç yaşında ve hiç beklemediği bir anda kraliçe olan Elizabeth mi daha iyi ya da daha zor bir hayat yaşamıştır bilinmez.

Kraliçe olmak mı, ASLA!
Bir zamanlar kraliçe olmak için ödenen bedeller, dökülen kanlar, oynanan oyunlar, yerini taçtan kaçmaya bıraktı.

Bakınız en son Prens Harry ve Meghan Markle tası tarağı toplayıp ABD’ye göç etti. Çift göç ettiği ile de kalmayıp, Buckingham Sarayı ve Kraliyet Ailesi ile ilgili demediğini koymadı.

Prens Harry’nin annesi Lady Diana da Prens Charles’a, Kraliyet Ailesine ve saray kanunlarına pek çok kez isyan etmiş, kemikleşmiş kanunlarla baş edemeyince de sonunda boşanmıştı. (Camilla ve Charles takdire şayan bir azimle beklemeye devam ediyorlar.)
Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Reşit El Maktum’un altı eşinden biri olan Prenses Haya, 2019 yılının başlarında çocuklarıyla Dubai’den kaçarak İngiltere’ye yerleşmişti.

Şeyhin (o günlerde 33 yaşında olan) kızı Prenses Latifa da kaçmaya çalışırken yakalanmıştı.

Taç başa ağır geliyordu.

Yeni nesil bu ağırlığı taşımak istemiyordu.

İhtimal ki eskilere de ağır geliyordu ama bunu dile getiremiyor, kendi elleri ile yarattıkları zindanda yapayalnız yaşıyorlardı.

Şimdi gençler söylüyorlar ve gidiyorlar…

Shakespeare kadın olsaydı
Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları bir soru vardır:

“Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?”
Virginia Woolf bu soruyu şöyle cevaplar:

“Shakespeare gibi bir dehanın kendisiyle aynı zihinsel kapasite ve yaratıcı güce sahip Judith adında bir kız kardeşi olsaydı, Judith, benzer tarihsel, ekonomik ve toplumsal koşullarda Shakespeare’in başarısına ulaşamayacaktır.”

Kadın Olmak
Görüldüğü üzere, kraliçe de olsanız, prenses de olsanız, halktan biri de olsanız, zengin de olsanız, fakir de olsanız, eğitimli de olsanız, eğitimsiz de olsanız, meşhur da olsanız, sıradan da olsanız, kadın olmak zor.

Erkek dünyasında kabul görebilmek için erkek gibi kadın olmanız bekleniyor.

Kadınlığınız sizin yumuşak karnınız olarak görülüyor.

Çünkü erkek aklı her şeyi sürekli cinsellik ile ölçüyor.
****
Birinci ve İkinci Elizabeth ile ilgili yazdığım bilgileri Wikipedia kaynaklarından derledim.
İngiltere tarihini biraz daha iyi anlamak için birkaç film ve dizi önermek de faydalı olacaktır.

The Crown, King’s Speech, The Royal House of Windsor, A Man for All Seasons, Mary Quenn of Scots, Elizabeth, Elizabeth The Golden Age, The Other Boleyn Girl, Tudors, The Last Kingdom, Vikings, Outlander, Victoria&Abdul, Shakespeare in Love, A Royal Night Out, Queen of the Desert

***

25 Mart 2021 – İFFETLİ KADIN OLMAK İSTEMİYORUZ !

Bu yazımı feminist feminist yazacağım müsaadenizle. Her kelimesinden feminizm damlayacak cümlelerin.

Yazılarım ne maskülen ne feminendir genelde, lakin bu kez epey bir “femen”lik edeceğim…

Feminizmi başımıza Duygu Asena’nın icat çıkardığını düşünüp de Asena’ya veryansın edenlere selam ederek başlayalım yazmaya. Sonra dönüp bakalım feminizmin ortaya çıkışı nerelere kadar gider?

Havva anamız Adem babamıza ‘Kadın Hakları’ ile ilgili bir zılgıt çekmiş midir mesela?

Adem de Havva’yı mağaraya kapatıp, ‘Kır dizini otur ininde’ demiş midir?

İnsanlığın tarihi 4 milyar yıllara dayanırken feminizm ilk ne zaman dillendirilmiştir?

Kadınlar o güne kadar nasıl yaşamışlardır?

Ne zaman ve niçin böyle bir hareketi başlatmışlardır?

‘Rahat’ mı batmıştır kadınlara da kendilerini sokağa atmışlardır?

Feminizmi uzmanından dinliyoruz

Bu soruların cevapları için Nilüfer Belediyesi ve Mor Salkım Kadın Dayanışma Derneği tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında düzenlenen söyleşiye konuk olarak katılan ve feminizmin tarihini anlatan Prof. Dr. Serpil Çakır’ın anlattıklarından yola çıkalım. Sonra da öğrendiklerimizi biraz kendi araştırmalarımız, biraz da kendi fikirlerimiz ile harmanlayalım. (*’lar benim iç sesimdir)

Konferansın adı “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Feminizm” idi lakin Serpil Hoca bizi dünyanın feminizm tarihinde dolaştırdı ve getirip bugüne bıraktı.

Kadınların seslerini duyurabilmek için verdikleri mücadele dünyada da aynıydı, Osmanlı’da da ve şimdi de…

* Oysa ilk çağlardan beri Türk kadını erkeğinden hiçbir dönem ayrı düşünülmemiş, her zaman erkeğin tamamlayıcı unsuru ve dengi olmuş.

Osmanlı Devleti’nin henüz Türklüğünün bozulmadığı ilk dönemlerinde, erkekler savaşırken kenti ve yurttaşları korumak için kurulmuş olan Bacılar Teşkilatı, tüm üyeleri kadın olan bir çeşit polis-jandarma teşkilâtı imiş.

Sonraları Osmanlı Devleti’nde nüfus artmış, erkeklerin tümü orduda görev almak zorunluluğundan çıkmış, kadını eve kapatan İslam ağırlaşmış ve Türk Kültürü aşınmaya uğramış. Böyle olunca da Bacılar Teşkilâtı kaldırılmış.

Kadın mı şeytan mı?

Dünyada kadın, özellikle de Orta Çağ’da şeytanla özdeşleştirilmiş durumda.

Savaşları, veba salgınları, açlığı, sefaleti, vahşiliği ile ortaçağ; acımasız bir çağ ve bu acımasızlıktan kadınlar da nasibini alıyor.

M.S. 13. Yüzyıl’a kadar kadınlarla kimsenin bir derdi yok ve kadınlar toplum hayatında epey etkililer. 13. Yüzyıl’dan sonra başlayan kadını reddetme, sosyal ve ekonomik hayattan uzaklaştırma, 18.Yüzyıl’a dek uzanan bir Cadı Avı’na dönüşüyor ve kadınlar Engizisyon Mahkemeleri’nde cadılıkla suçlanıp diri diri yakılıyor.

Christine de Pisan 1405’de yazdığı Kadınlar Kentinin Kitabı adlı eserle bu ezilmeye karşı çıkıyor.

Bireysel olarak baş kaldıranlardan biri olan Mary Astell, “Eğer bütün insanlar doğuştan özgürse nasıl oluyor da bütün kadınlar köle doğuyor?” diye sorguluyor…

Kim bu cadılar?

Cadı olarak nitelendirilmeniz için büyücü olmanız gerekmiyor, menopoza girmiş kadın kanını içinde sakladığı için, doğumda anneyi kurtarmak için bebeği feda eden ebe kadın doğurganlığı engellediği için, evlenmek istemeyen kadın erkeksiz yaşayabildiği için, erkeklerin yapabildiklerini yapan kadın, cinsine yakışan erdemleri unuttuğu için cadılıkla suçlanabiliyor.

Hatırlayın, ölümünden 490 yıl sonra Kilise tarafından azize ilan edilen Jeanne D’arc bile sonunda cadılıkla suçlanıp yakılmamış mıydı? (6 Ocak 1412–30 Mayıs 1431 tarihleri arasında yaşanan 19 yıllık bir ömür)

Kilisenin etkisi

Kadını eve kapatan zihniyet erkeğe her türlü imtiyazı tanıyor. Kilise erkek üstünlüğünü destekliyor, adeta etrafta kadın görmek istemiyor.

1793 yılında Fransa’da Olympe de Gouges bu durumu protesto ediyor. Gouges İnsan Hakları olarak görünen “Erkek Hakları”nın on yedi maddesinin kadınlara uyarlanmasını öneriyor. Bunu da şu ünlü sözüyle dile getiriyor:

“Eğer kadının idam sehpasına mahkûm olma hakkı varsa, tribünden izleme hakkına da sahip olmalıdır.”

Çok olmayın

Kadının yerinin neresi olduğuna bir türlü karar veremeyen “erkekler”, Fransa İhtilali’nin ardından Napolyon Sivil Yasaları ile kadınların kazandıkları özgürlükleri, ihtilalin on yıl sonrasında tedavülden kaldırıyor ve kadınları evlerine geri postalıyor.

Dalgalanma başlıyor

  1. Yüzyıl’a gelindiğinde kadın erkeğin tamamlayıcı unsuru olarak görülmeye başlıyor. Fakat şiddet ve yasaklamalar aynen devam ediyor.

Kadın konusunda ilk olarak, 1825’de İngiltere’de William Thompson tarafından (Anne Wheeler ile birlikte) kadın hakları ile ilgili bir manifesto yazılıyor.

  1. yüzyılın son yıllarına doğru birçok Avrupa ülkesinde; Amerika Birleşik Devletleri ve Avustralya’da feminizm ve özellikle de kadın hareketlerinin kitlesel ilk dalgası başlıyor. Kadınların erkeklerle politik olarak eşit haklara sahip olma isteği, aynı iş için erkeklerle eşit ücret alma isteği ve kadınların da üniversiteye gidip her işte çalışma isteği var.

Seçme ve seçilme hakkı

Kadınlara seçme hakkı, ilk olarak 1893 yılında Yeni Zelanda’da tanınıyor, yaygınlaşması ise 20. yüzyılda oluyor.

Almanya ve Sovyetler Birliği’nde 1917–1918 yıllarında sosyalist devrimin sonucunda verilen hak, Amerika ve Büyük Britanya da aynı zamanlarda, ‘savaş döneminde kadınların ülkeye olan katkılarından dolayı’ ödül olarak veriliyor. Fransa ve İtalya gibi başka ülkeler ise kadınlara seçme hakkını II. Dünya Savaşı sonunda vermeye başlıyor.

Bizde durum nedir?

Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 1930 yılından itibaren çıkarılan bir dizi yasa ile kadınlara, önce belediye seçimlerine katılma, sonra köylerde muhtar olma, ihtiyar meclislerine seçilme hakkı tanınıyor. Milletvekili seçme ve seçilme hakları ise, 5 Aralık 1934’de Anayasa ve Seçim Kanunu’nda yapılan yasa değişikliği ile sağlanıyor.

“Siyasette olmak önemli” diyor Serpil Hoca.

“Çünkü siyaset ile kaynakların nereye kullanılacağının kararını veriyorsunuz”…

Kadın Hakları için açlık grevi yapan kadınların zorla yemek yedirilmesi…

Taciz ve alaylara rağmen

Kadınların bu yerlere hemen kabul edildiklerini sanmayın. Kıyafetlerinden duruşlarına kadar kadınlıkları ile sürekli alay edilerek aşağılandıklarını unutmayın.

Şimdi kabul edildi de ne oldu derseniz, erkek tarafında değişen pek bir şey yok…

Dünyada da farklı değil. Ekim 2013’de Fransa Meclisi’nde Yeşiller Partisi üyesi kadın milletvekili Veronique Massonneau konuşurken tavuk sesi çıkarıp gıdaklayarak tacizde bulunan UMP Milletvekili Philippe Le Ray’ı unutmuş değiliz…

Geçmişine bir göz attım da, Fransa Meclisi bu konuda epey sabıkalı…

Osmanlı’da kadın

Tanzimat Dönemi (1839–1908) ile birlikte Maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından 1869’da Fransa’nın Duruy Kanunu (1867)’ndan yararlanılarak Maarif-i Umumi Nizamnamesi hazırlanıyor. Bu nizamnamede, kadın eğitimi hakkında, okuma-yazma çağındaki çocukların tümüne ilk öğrenim mecburiyeti konulmuş, uygun yerlerde kızlar için orta okul (Rüşdiyeler) ve İstanbul’da Kız Öğretmen Okulu açılması düşünülmüş.

Devamında Kız Öğretmen okulu açılmış, hem kız rüştiyelerine hem de kız sübyan okulları için öğretmen yetiştirilmeye başlanmış. 1914’de kızlara özel Darülfünun açılmış ve kurum kızlar için en yüksek eğitim müessesesi olmuş.

Şartlar değişiyor

  1. Meşrutiyet yıllarında, arka arkaya gelen harplerin değiştirdiği sosyal ve ekonomik ortam, kadın eğitiminin batı toplumlarının evvelki devirlerine nazaran önemle ele alınmış ve gelişen milliyetçilik etkisi ile eski Türklerdeki kadınının hayatı incelenip, yazılmış ve kadınların da çeşitli dernekler kurup faaliyette bulunmasıyla kadın hak ve eğitimi ile ilgili şartlar değişmeye başlamış.
  2. Dünya Savaşının başlamasıyla ve erkeklerin silah başına çağrılmalarıyla, kadınlar devlet hizmetlerinde onların yerlerini almışlar.

Sözün burasında, tüm bu haklarda önceliğin varlıklı kadınlarda olduğunun altını çizelim…

* Hatta Osmanlı Devleti halkını “Saray ve çevresi” ile “sade halk” olarak ikiye ayıralım ve Osmanlı Kadını olmayı sadece sarayda kaftanlar içinde yaşayan ve saray entrikalarıyla uğraşan muktedir kadın olarak algılamayalım. Irgat Anadolu kadını unutmayalım…

Osmanlı’da kadın dergileri

1869’da Terakki-i Muhaderat ile başlayan kadın dergilerin sayısı Cumhuriyet’e kadar 40’a ulaşıyor.

Arife Hanım 1886 yılında yayınlanan Şüküfezar Dergisinde: “Biz ki saçı uzun aklı kısa diye erkeklerinin alaycı küçümsemelerine maruz kalmış bir taifeyiz, bunun aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek çalışmanın doğru yolunda mümkün olduğunca ayak direyeceğiz.” diyerek, iyi ev kadını olmanın gereklerinin değil, özgürlükçülüğün işlendiği, çalışanlarının tamamının kocalarının adını kullanmayan kadınlar olduğu ilk kadın dergisi Şüküfezar’ın yol haritasını çiziyor.

Bu arada Osmanlı’da otuz kadar kadın derneği de mevcut.

Feminizmin Osmanlıcası

Nimet Cemil “feminizm” kelimesinin yabancı olmasını konu edenlere güzel bir cevap veriyor. “Nasıl ki telgraf, otomobil, vapur gibi ecnebi kelimeler lisanımıza girmişse, varsın bir ecnebi kelime daha girsin. Feminizmin varlığı ve gerekliliği kabil-i inkar değildir.”

Yoğurtçu Parkı’nda ilk feministler

Cumhuriyet’in kurulmasıyla kadınların önünde açılan aydınlık yol yıllar içinde gittikçe karartılınca kadınlar arasında huzursuzlanmalar da başlıyor.

Ülkemizdeki ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi adında feminist bir yayınevi oluyor, ancak yayınevi olarak kalmıyor. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geliyor. Daha sonra Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın “Feminist” oluyor.

17 Mayıs’ta İstanbul Kadıköy’deki Yoğurtçu Parkı’nda bir miting yapıyorlar. Türkiye’de kadın hareketinin ilk kitlesel eylemi oluyor bu miting.

İlk eylemden sonra yürütülen bir kampanya ile “Mor Çatı” kuruluyor. Cinsel tacize ya da sarkıntılığa karşı kampanya ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası sayesinde radikal eylemler başlıyor.

MOR İĞNE

Cinsel tacize karşı yürütülen kampanyanın sembol “MOR İĞNE” oluyor. Mor kurdeleler bağlanmış büyük iğneler, tacize karşı kadınların kendilerini taciz eden erkeklere batırması için vapurlarda ve kamuya açık mekânlarda feministler tarafından dağıtılıyor.

* Artan taciz ve tecavüzler sonrasında Mor İğne bugün yeniden gündeme geliyor.

Yol uzun

Kadınlar çıktıkları bu yolda seslerini duyurarak haklarını elde etmek için baş kaldırıyor, taleplerini sıralıyor, birbiriyle dayanışıyor, kadına yönelik şiddeti ifşa ederek görünür kılıyor, kadın çalışmaları disiplini ortaya çıkartıyor, bilimsel araştırmalar yapıyor, siyaseti tanımlıyor, kadın tarihi yazımını ortaya çıkartıyor, yasal hakların kazanımı için mücadele veriyor.

Konferansın ardından Serpil Hoca’ya bu detaylı sunum ile bizi bilgilendirdiği için teşekkür ediyoruz ve hep birlikte kameraya poz vermeyi unutmuyoruz.

“Kadının Adı Yok”

Bu sloganı hatırladınız değil mi?

Yazının başında bahsettiğim Duygu Asena’nın ülkemizdeki feminist kadın hareketi üzerine olan etkisi ve mücadelesi çok uzaklarda değil.

Hizbullah tarafından öldürülen Konca Kuriş’in çırpınışları ona keza…

O dönemlerde yayınlanan Kadınca ve sonrasında yayınlanan Erkekçe dergileri tarzında bir dergi görmüyorum ben şimdilerde.

Bir kesimin hızla ilerlemesi ve bir kesimin hızla gerilemesiyle yaşanan bir keşmekeşin içindeyiz.

Her iki taraf da ipe olanca güçleriyle asılıyor.

Çok zaman da ip inceldiği yerden kopuyor…

Erkekler kadınlardan korkuyor mu?

Bu kadar sindirme ve piyasadan silme politikalarına bakılırsa evet.

Fırsat verildiğinde kadının neler yapabileceğini bildiklerinden ve kadının kendilerini şeytana uydurduğunu düşündüklerinden olsa gerek, kadını etrafta görmek istemiyorlar.

Saltanatlarının sallanacağını düşünüyorlar. Güçlerinin azalacağını düşünüyorlar.

Ezmek ve ezilmek üzerine kurulmuş dünyalarında ezemeyeceklerse ezileceklerini düşünüyorlar.

Okulda istemiyorlar kadını, ofiste istemiyorlar, sokakta istemiyorlar, trafikte istemiyorlar…

İstedikleri yerler malum; mutfak, banyo ve yatak odası…

Erkek eşittir Kadın

‘Eşitlik’ten de, “kendi yapabildikleri ağır işleri kadınların da yapması gerektiğini” anlıyorlar. Nezaket kurallarını ve saygıyı atlayarak erkek arkadaşlarına davranır gibi kaba saba davranıyorlar kadınlara.

Eşitmişiz ya!

Eşitlik istiyormuşuz ya!

Müstahak bize…

O kadın seni niye istesin?

Sorun hep buradan çıkıyor işte.

Sen her anlamda mükemmel bir kadın istiyorsun. Ama dönüp demiyorsun ki ben bu mükemmel kadını hak ediyor muyum? Demiyorsun ki ben bu mükemmel kadını mutlu ediyor muyum?

Diyorsun ki “kadın mükemmel olsun”, beni de tüm “organikliğim, doğallığım ve evrim geçirmemişliğim ile” kabul etsin. Hatta beğensin, tapsın, sözümden çıkmasın falan falan.

Zengin, yakışıklı, bilgili, kültürlü ve bonkör koca peşinde koşan “ruhu az gelişmiş kadın”, sen de sor bir kendine, “O erkek seni niye istesin?”

Feministlik bitti

Bu konu hakkında söz bitmez.

Son sözleri özümüze dönerek söyleyelim.

Erkeklerin kendilerine uyguladığı her türlü şiddeti ellerine fırsat geçirince erkeklere uygulayan kadınlara feminist demiyorum ben. Desem desem sadist diyorum.

Kendi özlük haklarını koruyarak, kadın olduğu için ezilmeden ve aşağılanmadan yaşayıp, toplumda kendi arzusu dahilinde yaşamak isteyenlere diyorum feminist.

Kadın ister evinde ister işinde çalışsın, ister evlensin ister bekar yaşasın, ister doğursun ister doğurmasın, yeter ki istemediği bir hayatı yaşamak zorunda kalmasın.

Ne kadınlığı bu kadar kutsamaya hacet var, ne de erkekliği.

Ve ne kadınlığı bu kadar aşağılamaya hacet var, ne de erkekliği.

Cinsimizin keyfini çıkartıp insanca yaşayalım yeter…

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

YAVUZ BUBİK // ÇAMAŞIR

YAVUZ BUBİK // ÇAMAŞIR

Hazır Site by Uzman Tescil